Ferhat Kentel: Ben Yerine ‘Biz’ Demenin Zamanı
25 Temmuz 2008 | 14:13
Yaklaşık 2004’ten –yani Türkiye’nin AKP yönetimi altında şeriata doğru falan değil, AB’ye doğru gittiğine dair işaretlerin çoğaldığı zamanlardan- beri darbe tezgahçılarının psikolojik harekât faaliyeti olarak dezenformasyon bombardımanına maruz kaldık. Bu tezgâhçılar “Türkiye üzerinde oynanan oyunlar” adını koydukları, dizi film ya da “arkası yarın” mantığındaki, fısıltılarla beslenen, bitmez tükenmez senaryo üretimlerinde her türlü yalanı yazdılar. “Okumuş yazmış” bir çok memleket insanı bu senaryolara inandırdılar; bizzat kendileri bu senaryoların taşıyıcısı oldular, havariliğe, memleket kurtarıcılığına soyundular. Ferhat Kentel‘in “Ben”im dışımda da hayat var…” başlıklı yazısı
Darbe tezgâhçıları, ürettikleri bu senaryolarla her ne kadar değişime karşı korkuyu pompalamaya ve esas olarak kendi otoriter zihniyetlerine biat edilmesini sağlamaya çalışsalar da, çok daha önemli bir işi “başardılar”: Toplumun önemli bir kesimi üzerinde çatışmanın, kutuplaşmanın dilini hakim kıldılar. Senaryolara mesafeli duranlar için bile geçerli oldu bu dil. Memleket meseleleri hakkında anlatılacak her şey, konuşulacak her şey çatışmanın diliyle ifade edilir oldu.
DÜŞMANLIK DİLİ ÜRETİLDİ
Modern ulus-devletin ve onun uç versiyonlarından biri olan Türkiye’deki devletin ben-merkezci dili toplumun her kesimine sirayet etti. Hayatı ikiye böldü bu dil… “Ben” diyen, kendi dışındakini duymayan, siyah ve beyazdan başka bir renk görmeyen, kökleri modernizmin, kapitalizmin “ikili” zihniyetinde yatan bu dil, korkunun ifade tarzı oldu. Nereden olursa olsun, güvensizlik duyan, adam yerine konmayan, arada kalan, korkan ve çaresizleşen insanlar duygularını bu dilin dayattığı gramere sıkıştırdılar.
Bu memleketin tepesine kurulmuş, imtiyazlarını kaybetmemek için, insanları feda etmek dahil, her türlü numarayı çevirmeyi göze alan bir avuç tuzu kurunun dışında, adalet ve özgürlük isteyen insanlar bile birbirlerine düştüler. Üslup, nezaket, saygı gibi asgari konuşma adabını bir kenara bırakarak, birbirleriyle konuşamaz hale geldiler.
Türk modernleşmesinin bir ürünü olarak birbirlerine düşman olmuş kesimler arasında, tam da bu dile direnerek, ortak dertler etrafında şimdiye kadar görülmemiş ölçüde diyalog ve muhabbet imkânları gelişirken, ötekilerle tanışan, onlarla içiçe geçen bu kesimler bile çatışmacı dilin hedefi haline getirildiler. Bu memleketin sınıfsal olarak, kültürel olarak acı çekmiş insanlarının yanyana gelmesi bu çatışmacı dil tarafından bir “komplo”nun tezahürü olarak görüldü. Ermenilerin, Kürtlerin, Müslümanların, Alevilerin, kadınların, ezilenlerin, dışlanmışların bir araya gelip, birbirlerinde kendilerini görme çabaları ve yarattıkları olağanüstü değişim potansiyeli “Türkiye’yi bölme planları”nın bir parçası olarak ilan edildi. Hayatı yeniden bir araya getirmeye çabalayanlar, Emin Çölaşan’ın, ‘veciz’ bir şekilde, “entel-liboş-yobaz” formülüyle dile getirdiği gibi, topluca “hain” ilan edildi.
Hepimize sirayet etti bu dil… Çünkü havasını soluduğumuz, içinde yüzdüğümüz dile direnmek çok zor. Şimdiye kadar düşman olarak kurgulanmış kesimlerin olağanüstü bir çaba ve duyarlılıkla bir araya gelme çabalarının içinde bile kendini gösteriyor bu dilin izleri… Bazen bir kelime, bazen bir yorum farkı, sürekli olarak kamp içinde kamp üretiyor. Hayata, doğaya ve insanlara kurgularla hakim olmayı şiar edinmiş olan modernist dilin Türkiye’deki versiyonunda kelimelerimizle yazıyı, etrafımızdakileri denetlemeye, yenmeye çalışıyoruz. Sözlü olarak yaptığımız muhabbetlerde bulduğumuz benzerlikleri, içiçe geçmeleri gayet modern bir teknik olarak yazı diline geçtiğimiz zaman farklılıklarımıza dönüştürüyoruz. Gözlerin görülmediği, sesin duyulmadığı bilgisayar ekranlarında, gazete, dergi sayfalarında, farklı olanı ezmek, yoketmek ve bu sayede egoları tatmin etmek için küfür ve hakaret sıradanlaşıyor.
‘BEN’ YERİNE ‘BİZ’İ ÜRETME ZAMANI
Kısaca derdim, dillerine ‘savaş’ dilini bulaştıranlarla, soğukkanlılıklarını kaybedip savaşın parçası olanlarla, daha doğrusu içimizde dolaşan bu savaş diliyle… Çünkü bu memlekette siyasal ve toplumsal mücadelenin dili her zaman bu savaş dili oldu ve bu dil sadece bu toplumdaki iktidar ilişkilerini, otoriter zihniyeti, hiyerarşileri yeniden üretti. Ve artık şiddetten, şiddetin, kadın-erkek içinde yüzdüğümüz erkekçe tahakküm dilinden gına geldi. Geçmişin ağırlığı üzerimizde inanılmaz izler bıraktı, tam da bu ağır yüke ve tecrübeye bakıp, yeni bir dili düşünmenin zamanındayız…
Çünkü bu toplumda adalet ve özgürlük için yapılan mücadelenin iktidar dilini taklit ederek başarıya ulaşamayacağı çok açık. Ve hayat, gündelik hayat, her türlü iktidar kurgusunu kırabilecek, olağanüstü muhabbet, direniş, mücadele ve yaratıcılık potansiyeliyle dolu. Ve hayatın dili, modernizmin her zaman karşısına denetlenecek, ele geçirilecek bir öteki koyduğu “ikili” gramerinden çıkmaya işaret ediyor. Bunun için yapılacak şey çok basit aslında: “Ben” demekten vazgeçmek, kendini “ben” gibi görmeye odaklanmış, “tek”leşmiş bir “biz”den çıkmak; “ben”den önce, “ben”im dışımdakileri görmek… Belki o zaman “ben”deki “öteki”leri görmek ve birlikte yeni bir direniş ve yeni bir mücadele imkânını görmek mümkün olacak…
Unutmadan son bir not… Bu yazıyı her şeyden ve herkesten önce kendime yazdım. Titreyip, “ben”im dışımdakilere dönmek için.. Küyerel
Etiketler: Ferhat Kentel


















Son Yorumlar